AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yap  

Paylaş | 
 

 sanatın hakikatle ilişkisi - feyyaz YAMAN

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
LiMaN
Administrator
Administrator


Mesaj Sayısı : 1977
Kayıt tarihi : 10/12/06

MesajKonu: sanatın hakikatle ilişkisi - feyyaz YAMAN   Perş. Eyl. 20, 2007 2:23 am

Sanatın Hakikatle İlişkisi






Sanatın Hakikatle İlişkisi daima problemlidir.
Antik Yunan’da “Parrhasia” denilen konuşma geleneği; dürüst konuşma ve hakikati, yani doğruyu söyleme anlamında gelişmişti. Yakın anlamda kullanılan “Retorik”, yani güzel konuşma sanatı (Belagat) ile arasındaki kültürel karşıtlık son derece açıktır. Bu fark Michel Foucault’un “Doğruyu Söylemek” isimli kitabında belirttiği gibi “hakikati söyleyen logos (söz) ile böylesi bir hakikat anlatıcılığına muktedir olmayan logos arasındaki farktır.
Kamu önünde doğruyu söyleme bir risktir. Bu risk, düşündüğünü söylemekle değil, gerçekten doğru olan şeyi söylemekle karşılanır. Çünkü o şeyin doğru olduğunu bilmek, o şeyin doğru olmasından kaynaklanır. Parrhasia, inanç ile hakikat arasında her zaman tam bir örtüşme durumudur. Konuşan; konuştuğumuz inançları savunur, çünkü doğru olduğunu bilir.
Retorik ise, söyleyenin, dinleyicilerin zihinleri üzerinde, kendi fikrinden bağımsız olarak hakimiyet kurmasına yardımcı olacak araçlar sağlar. Retoriği bir amaç (kişisel veya grupsal) doğrultusunda gerçeği manüple edip, (süsleme, saptırma yansıtma başka yere dikkat çekme, gizleme, bulandırma vs gibi tekniklerle) arzulanan durumu elde etme yöntemi olarak düşünürsek, konumuza yaklaşabiliriz.
Sorun aynı zamanda iktidar ve egemen ideoloji açısından bilim adamı, entellektüelin ve sanatçının sorunudur. Buradan “sanat”a geçersek; Sanat görüneni değil görünmeyeni (hakikati) yansıtma, duyurma iddasında, yüce olanla veya hakikatle ilişkisinde nasıl bir sorumluluk taşımaktadır?
Bugün hala Galileo’nun yaşamını dönüp dönüp ele alıyorsak, sanatı da sorgulamak ve iktidarla ilişkisini bilmek durumundayız. Hakikatle olan ilişkide masumiyetin arkasına saklanamayız.
Kaçış mümkün mü?
Bu noktada sanatçının “ben”in, varlığına ilişkin taşıdığı endişe, nihai olarak ölümlülüğü öteleme arzusu, “gün”e ilişkin tercihlerini sıkıntı ve bunalımlarını belirlemektedir.
Burada Levinas’a gönderme yapalım...
“Kaçış Üstüne ’de Levinas (Sartre’ın La Nausée’yi yayınlamasından üç yıl önce) olmanın ya da saf varoluşun bunaltı (la nausée) yaşantısında ifşa olduğunu öne sürer. Levinas’ın bunaltı çözümlemesi psikolojik bir çözümleme değildir; Heidegger’in önce sürmüş olduğu gibi bunaltı, sınkıntı, endişe vb duygulanımların ontolojik bir anlamı vardır. Sözü edilen bunaltı, ontik (varolanla ilgili) bir belirlenime dayanmaz, dışarda bir sebebi olan, dünyada bir engelle karşılaşmış olmanın doğurduğu bir hal değildir. Bunaltıda “ben”i kuşatan, hapseden şey, varoluşun kaçınılmazlığıdır ve bu kuşatılmışlık yaşantısı, bir kaçma ihtiyacını da içinde barındırır. “Kaçmalıyım ama kaçamıyorum”. Bunaltı kaçma ihtiyacının ve kaçmanın imkansızlığının birlikteliğinin yeridir. Olmanın ifşa olduğu ontolojik bir tecrübe değildir yalnızca, kendiliğin (ipséité) temel ontolojik yapısını görmemize de olanak tanır: “Ben” kendisine çakılmış, zincirlenmiştir. Bu çakılı olmada “ben” ile kendi arasında temel bir ikilik ve bir gerilim ortaya çıkar. Kendiliğin yapısı “ben”in kendisiyle çakışmamasıdır. Eğer bu çakışmama ve gerilim olmasaydı, kaçış ihtiyacı da doğmazdı. Levinas için olmaktan çıkmak, “ben”in, özdeşleşme hareketini mümkün kılan, kendine geri dönüşün gerçekleşmediği bir biçimde kendisinden çıkması demektir. Öyleyse olmaktan /varlıktan çıkma söylemi bir hiçlik söylemi değildir. Kaçış üstüne kaçışın yolunu hazda arayacak ve kendine düşüşün utancında başarısızlığa uğrayacaktır.” (Emmanuel Levinas, Zaman ve Başka, Zeynep Direk Önsözü - Metis Yayıncılık)
Hem bireysel, hem de her türlü iktidara ilişkin farklı ideolojik anlamlar içinden “kabul edilebilir” bir anlamlılık tarif etmek giderek daha güçleşmekte ama bir o kadar daha aciliyet kazanmaktadır. Çünkü “varlığın” anlamı bizi doğrudan “ölüme ilişkin” kılıyorsa, “Gerçeğin Çölü” ile hangi noktada karşılaşacağımıza yönelik korku ve endişelerimizle yüzleşmek bir o kadar kaçınılmazdır. Var olma, hayatta kalabilme mücadelesine itildiği noktada, “Olmak ya da olmamak” denklemi bizi yol ayrımına iter:
“Öteki” ya cehennemdir, ya da varoluşu çoğullaştırarak yalnızlığı kırdığımız “başka”dır.
Yalnızlığı ıstırapta büzülmüş ve ölümle ilişkiye varmış bir varlık başkasıyla ilişkisinin mümkün hale geldiği bir zemine yerleşebilir” diyor Levinas. “Başka ile ilişki olmadan başkasıyla ilişki de olamaz” sözüne katılmamak mümkün değil.
Varlığı ölümle karşı karşıya getiren ruh hali “endişedir”
İktidar kendini, bu endişe duygusunu bilinç altında sürekli tutma üzerinden inşa eder.
“Korkunun tersine endişenin dünyada olan bir nesnesi veya sebebi yoktur” Ölüm, varlığı, sorumluluk gerçeğiyle yüz yüze getirir. Bu noktada, varlığın ölümle karşı karşıya gelmesi kadar, “güç” tarafından, egemenlik ilişkisi çerçevesinde, “ölümle karşı karşıya getirilişi” durumu önem kazanır. “Endişe” bizi “kaçış” yoluna yani gündelik olana, hazza ve kendine düşüşün utancında başarısızlığa itecektir, ya da varlığın anlamına yönelik başka ile ilişkimizi düzenlemeye yani “sorumluluğa” çekecektir.
Kaçış olarak “güncel olana” sarılırız. Sporla, şifalı otlarla, kozmetik ürünlerle, kutsallaştırılan bedenin ölümsüzlüğü elde edebileceğini zannederiz. Arzunun erişilmezliği bu ilişkiyi sürekli kılar ve iktidar tarafından sürekli pompalanır.
“Başka’nın acısına bakmak” yol ayrımı noktasıdır.
Bu trajik olma karşında, komik olma durumudur.
Burada Terry Eagleton’a kulak verelim (Kuramdan Sonra- Literatür Yayınları):
…“Bu anlamıyla nerede durduğumuzun bir muhasebesini yapmalıyız. Yapısalcılık, Marksizm, post-yapısalcılık ve benzerleri, artık eskisi kadar seksi konular değil. Şimdi seksi olan şey, daha ziyade seksin kendisi. Akademinin vahşi sularında, Fransız felsefesine duyulan ilgi, yerini Fransız öpücüğüne gösterilen teveccühe bıraktı. Bazı kültürel çevrelerde de, mastürbasyon siyaseti Ortadoğu’nun siyasal olaylarından daha fazla ilgi çekiyor. Sosyalizm, koltuğunu sado-mazoşizme kaptırmış durumda.
Kültür kuramı okuyan öğrenciler arasında beden çok moda bir konu başlığına dönüştü; ama üzerine fikir üretilen genellikle erotik beden oluyor, açlık çeken beden değil (acı çeken beden değil), çalışan (emek beden) değil ama çiftleşen bedenlere odaklanmış yoğun bir merak var. Sessin sakin orta sınıf öğrencileri, vampirizm ve giz gibi sansasyonel konularda çalışmak üzere sabırla kütüphanelere tıkışıyorlar.
Entellektüel akıl ile gündelik hayat arasında, dikiş yeri belli olmayan bir devamlılık ilişkisi kurmak, gündelik hayatın tam göbeğine, onu eleştiriye tutma yeteneğine yitirmek pahasına eklemlenmek.
Bizi “amnezi” toplumuna götürürken “faşizmin” bu sıradanlık üzerinden yükseldiğini nasıl unuturuz?
Gerçeğe bakışımızı fotoğraf makinesinin objektifinden bile olsa sürekli yeniden sorgulamak zorunda kalırız.
“…Fotoğraf, şip-şak lığıyla bunların belki de en önemlisi ... üzerimizdeki gerçeğin kendisi gibi, özelliksiz, dağınık ve sıradandır....” (Şip-Şak Antonio Cosentino - Mustafa Pancar Kataloğu) şeklinde düşünmek, hakikatın varlık üzerindeki ağırlığını, var olmanın dayanılmaz hafifliğine dönüştürme kaçışıdır.
Sanatçı “doğruyu söylemek” durumunda olandır.
Sanatçı gerçekle ilişkiyi “Manüple” eden yani “Retorik” üzerinden giden olduğu sürece “iktidar ve güç” ilişkisi yanında yerini alandır.
“Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz” Bülent Somay
KARŞI SANAT ÇALIŞMALARI
Feyyaz YAMAN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://liman.goodforum.net
 
sanatın hakikatle ilişkisi - feyyaz YAMAN
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» İskelet,kas,hareket ilişkisi
» Jeet Kune Do - Bruce Lee'nin dövüş sanatı
» Yönetici bir kisi siteyi silirse??
» GÖKTÜRK DÖNEMİ
» TARİF ÖĞRETİLİR!

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Akademik Forumlar :: Makale-
Buraya geçin: