AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yap  

Paylaş | 
 

 Cezmi Orhan

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
vasko
Moderator
Moderator


Erkek
Mesaj Sayısı : 919
Yaş : 27
Kayıt tarihi : 29/12/06

MesajKonu: Cezmi Orhan   Çarş. Ağus. 15, 2007 4:57 pm

"Hergün en acıtıcı ve en acıklı trajedilerin yaşandığı, bir coğrafyaya mecbur uyanıyoruz. Aslında biraz daha aşk biraz daha şiir biraz daha resim düşlüyoruz. Oysa filistin’den ırak’a, ekranlar aracılığıyla picasso’yu dahi sollayan guernica’lar tüketiyoruz."

Kendisi benim desen hocam, ve dünya tatlısı bir insandır








_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
funda
yeşil
yeşil


Kadın
Mesaj Sayısı : 64
Yaş : 32
Kayıt tarihi : 05/10/07

MesajKonu: Geri: Cezmi Orhan   Salı Kas. 06, 2007 7:53 pm

8. İstanbul Sanat Bienali’nin ardından..
"bienal sanatın neresinde? - 2"

Bugün üç kuruşluk ün uğruna bir hiç olma sarhoşluğu yaratan ve bir afyona dönüşmüş olan bienaller, sanat dünyasında ciddi, önemli ve iradi olarak yaratılan “akıl kayması” kuşkusu uyandıran etkinlikler noktasına gelmiştir.

Sanatın yeni nebileri KÜRATÖRLER
6. İstanbul Bienal’inde Colombo’nun şiirsel “katharsis”i , 8. İstanbul Bienali’nde İstanbul’un konjonktürel konumundan ötürü “Şiirsel Adalet” oldu. “Şiirsel Adalet” konjonktüreldir. Çünkü birinin yeryüzü bulanıklığının kepçesini tutan ellerin ruhunu arındırması gerekmekteydi. Çünkü bir Amerikalının bu konjonktürde “Şiirsel Adalet” düşleyebileceği gösterilmiş olacaktı. Oldu da. Çok alkışlandı.

Giderek bir kültür emperyalizmi ve akıl yönlendirmesi platformuna dönüşen 8. İstanbul Bienali bağlamında bienal-küratör ilişkisini ve genel olarak bu ilişkinin ideolojik arka planını irdelemek kaçınılmaz görünmektedir.

19 Nisan 1893’te Venedik Şehir Komisyonu’nun aldığı bir kararla 1895’te 224 000 ziyaretçinin gezdiği Venedik Bienali ile (7. İstanbul Bienali’ni 68 000 kişi gezmiştir) başlayan ve Türkiye’nin de (1982’de 3. İstanbul Bienali’nde küratörlük sistemine geçilmiştir) 1987’de içine girdiği bienaller serüveni, yeni aktörlerin yeni fiiliyatlarının doğmasına babalık etmiştir. Bu da küratörlüktür.

Küratörlük meşgalesinin meslek olup olmadığı tartışması bir yana, bu mesleği profesyonel olarak icra edenlerin yanısıra çokca da “özengen küratör”ün bu rüzgarın bir parçası olmak uğruna canhıraş bir çaba içinde olduğu görülmektedir.

Hiç olma sarhoşluğu
Bugün üç kuruşluk ün uğruna bir hiç olma sarhoşluğu yaratan ve bir afyona dönüşmüş olan bienaller, sanat dünyasında ciddi, önemli ve iradi olarak yaratılan “akıl kayması” kuşkusu uyandıran etkinlikler noktasına gelmiştir. Hem bir teknoloji fuarına ve bir bayat işler cennetine dönüşmüş olan 8. İstanbul Bienali hem de daha önceki bienallerin ve genel olanak küratörlerin ideolojik arka planına bakarak, Türkeyi Plastik Sanatları’nın reel, objektif kazanımlarını, gelişmekte olan bir ülke olarak kültür emperyalizmine nasıl maruz kaldığı, kimi yerel entellektüelin, kimi odakların ya da dünya ölçekli kimi entellektüellerin nasıl kalemucu haline geldiğini görmek, giderek amiyane sanat yaklaşımlarının özgür, bağımsız ve yeni yaklaşımlarmış gibi sancağının nasıl yükseltildiğine bakmak ve olan biten hakkında Adorno’nun dediği gibi; “Toplumun aşırı olgunluğu, hükmedilenlerin hamlığından beslenir” kabilinden bir hayranlığın yerine kuşkunun ve eleştirinin konması aciliyet gerektirmektedir.

Hegemonyacı amaç
Şimdi bütün bunların gereği olarak dünyadaki belli başlı bienalleri son on-onbeş yıldır karşılıklı kodlarla beslenen ve dirsek teması içinde dizayn eden küratörler cemaatinden biri olan Roza Martinez’in yüz yıllık Venedik Bienali’nin oturtulduğu düşündürücü ana çizgiyi nasıl ortaya koyduğunu görmekte fayda var: “Venedik Bienali , aslen kurmuş oldukları pavyonlar aracılığıyla batılı görüşü ve hakim ulusların gücünü yükseltmek amacıyla ortaya çıkmıştır” demektedir.

Peki bu hegemonyacı düşünce değişmiş midir? Elbetteki hayır, Avrupa ve ABD dışı; İstanbul, Kahire, Asya Pasifik, Tokyo, Havana vs. gibi Venedik Bienali eksenine eklemlenmiş bienaller ve küratörler aracılığıyla Batı mutantı derkenar yaratılmıştır.

Bu süreç o kadar rahatsız edici noktaya gelmiştir ki mesleğin icracılarından biri olan Beral Madra, İstanbul Bienali’nin ufkunu genişletmek umuduyla; “İstanbul Bienali’nin 10. yılını tamamlarken bu ortam içinde artık belirli bir karakter kazanması ve bir karşı söylem kurmasını kaçınılmaz görüyorum. Sürekli dışarıdan ideoloji ve uzman ithal etmek, uluslurarası sanat ortamının dayattığı söylemleri ve sanat biçimlerini koşulsuz kabul etmek, elli yıldır yaşadığımız , kolonyalist-modernist paradigmanın sürmesi anlamına geliyor” ve “İstanbul transkültürel, küresel diyalog haritasına yeterince ve bağımsız giremiyor ve Avrupa - Amerika sergilerinin İstanbul şubesi durumunda kalıyor” diyerek yukarıdaki görüşleri desteklemektedir.

Sanat Batıya aittir!
Katlanılan onca eziyete rağmen Beral Madra, Catherine David’in (Documenta Kassel’in sanat yönetmeni ): “İstanbul henüz refah üreten bir merkez değildir ve bu nedenle haritaya girme zamanı henüz gelmemiştir” sözlerine ve Venedik Bienali’nin 100. yılını düzenleyen Fransız küratör Jean Clair’in “Sanat kavramı kesinlikle batıya aittir, batı dışı kültürler temsiliyeti reddetmektedirler; bu kültürlerde bir imge yaratmak boğazının kesilmesiyle eş anlamlıdır.” söylemine içerlemektedir.
Tabii burada şaşılacak bir şey yok ama durum böyle ortaya konduğu halde yaratılan bütün bu kaostan derkenarın nasıl bir başka kaosa itildiğini ve aynı zamanda ve batının da bunun içine sokulduğu bu garip açmazı görmek gerekmektedir. Yani bienaller bir taraftan kötü pedagoglar olan küratörlerce periferi kötürümleştirirken öte yandan da küresel akla da yönlendirmeyi de merkez-kaç ilişkisiyle misyon edinmiş görünmektedir.

Örneğin duayen küratör Herald Szeeman: “Sergi tasarlama bir düşünce biçimidir” diyerek, “Sergi tasarlamanın bir düşünceye sergi-yapıt olarak bir form verme işi” demektedir Böyle olunca daha baştan bağımsız, koşullanmamış sanat yapıtlarının bir araya gelme ve diyaloğa girme olasılığı ortadan kaldırılmış olmaktadır.

Bienal için yaşayansanatçılar!
Doğal olarak bu da bienaller aracılığıyla kapitalizmin düşünce odaklarının, akıl inşa etmekle mükelleflenen küratöryen ideolojiyi ortaya çıkarmaktadır. Bu ideolojiye monte bir aklın özgür ve bağımsız olması düşünülemez herhalde. Ve bir sergi yapmak söz konusu olduğunda da evveliyatları küratöryen ideolojinin pedagojisiyle kodlanmış akılların, bir araya getirilmesi daha da önemlisi bir serginin diger fonksiyonları dışında, yani bir tez ve bir öneri ileri sürüldüğü göz önüne alınırsa bu kodların yazarı küratörlerin, bu araçlarla sanatçı potansiyeli olan özneleri nasıl sürüklediğini görmemek için kör olmak gerekir: “Bienaller ve benzeri etkinlikler için yaşayan sanatçı takımı”nı oluşturmak.
Kendini onlara sunulmuş olan bu müthiş bütçeli ve şatafatlı ortam sayesinde, yönlendirici bir üst akıl rolü üstlenmişgören ve adeta bir akıl mühendisi gibi davranan küratörler, karşılarında cüz’i akıl konumuna düşürdükleri özneden yani sanatçıdan ne istiyor.

1- Kafası karışsın, bulansın istiyor.
2- Giderek küratörlerin kafasındaki konsepti veya projeyi gerçekleştiren, küratörlerin ideolojilerini ön plana çıkaran ve yapıtlaştıran birer potansiyel olmalarını istiyor.
3- Yönlendirici bir üst akıl indinde kazandıkları şan uğruna , sanatçılara bir nefer olarak huşu içinde ganimet coğrafyalarında , iradelerinin temsilcileri olarak saf tutsunlar istiyor.
4- Bu bilinç bulanıklığını ve akıl kaymasını gelecek kuşaklarda yaratmada öncü rol üstlenmelerini istiyor.

Bu bulanıklığı yine bu bağlam içinde 6. İstanbul Bienali küratörü Paolo Colombo’nun argümanı doğrultusunda bakarak şimdilik bir sona yaklaşacak olursa; kendiliğinden toplumsal bir olgunun veya herhangi bir nesnenin zaman içinde sanat yapıtı olarak değerlendirilmesi veya ona bir sanat değeri atfedilebileceği varsayılsa bile (Bu tür halüsinasyonlar) bu akışa örneğin Roza Martinez’in Santa Fe Bienali’ne Green Peace’i çağırması, özne olarak sanatçının bilinci bir tarafa (ki bu başlı başına bir tinsel çölleşmedir) kollektif aklın ipotek altına alınmasıdır.

Artık bu türden bir sanat ortamında kalarak özgürce sanat yapmak olası mıdır? Ya da uluslararasılaşmış küratörlerin arka bahçesinde ( küçük ‘oda proje’ler) evcilik oynamadan sergilenmek mümkün müdür?

Tabii tüm varlığın ona armağansa sorun yok.

Cezmi Orhan


En son funda tarafından Paz Haz. 01, 2008 9:07 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
funda
yeşil
yeşil


Kadın
Mesaj Sayısı : 64
Yaş : 32
Kayıt tarihi : 05/10/07

MesajKonu: Geri: Cezmi Orhan   Salı Kas. 06, 2007 7:54 pm

http://gazideilkyaz.editboard.com/turk-sanatcilar-f23/cezmy-orhan-t126.htm#170

http://gazideilkyaz.editboard.com/sanat-felsefesy-f9/konuk-sanatcymyz-cezmy-orhan-t59.htm
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Cezmi Orhan   Bugün 2:59 am

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Cezmi Orhan
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» DÜNDEN BUGUNE AMİGO ORHAN ...

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Sanat :: Galeri ve Atölye-
Buraya geçin: