AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yap  

Paylaş | 
 

 Garip Yönetmeni John Waters - KÜLTÜR TERÖRİZMİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
obsessiondesign
gri
gri


Erkek
Mesaj Sayısı : 10
Yaş : 34
Kayıt tarihi : 09/08/07

MesajKonu: Garip Yönetmeni John Waters - KÜLTÜR TERÖRİZMİ   Perş. Ağus. 09, 2007 3:28 pm

New York'ta güncel sanat müzesi olan New Museum of Contemporary Art'ta Change of Life serginiz geçen Şubat'ta açıldı. Son filminiz A Dirty Shame ise montaj aşamasında. İşlerinizle, hem sanat hem de film dünyasında yer alıyorsunuz. İki dünya arasındaki benzerlikler ve farklılıklar sizce nedir?

İki dünyayı birbirinden ayırmaya çalışıyorum. Pek çok insan benim sanatla uğraştığımın farkında bile değil. Türkiye'de nasıl bilmiyorum ama burada sanat dünyası, sizin başka alanlarda popüler ve ünlü olmanızdan hoşlanmaz çünkü ünlülere güven duyulmaz. Ben kendi işlerimde bununla dalga geçiyorum. Film dünyasında milyonların beğenisi için iş yaparsınız ancak sanat dünyasında işiniz milyonlar tarafından beğenilirse bu bir felakettir; üç-dört kişi işinizi anlasın ve beğensin yeter. Belki abartıyorum (gülüyor). Bir serginin çok popüler olması, pekala kötü eleştiri anlamına gelebilir. İki dünyayı da seviyorum. Sanat dünyası beni kesinlikle daha sakinleştiriyor; ayrıca insanları da çok daha cazip ve seksi.

Sanat dünyası için yaptığınız işlerin çoğu ünlü kişilerle ilgili. Bu "takıntı" nereden geliyor? Siz kendi ününüzle nasıl başa çıkıyorsunuz?


Evet, işlerimde ünlülerle dalga geçiyorum, ikon olmak, ünlü olmak Amerikan kültürünün büyük bir parçası. Bu çok komik geliyor bana. Şöhretim konusunda ise şunu söyleyebilirim, kimse benim gerçek hayatımı bilmiyor. Film tanıtımları için yapılan basın konferanslarına gitmek bazen psikiyatra gitmek gibi bir şey. İnsan saatlerce konuşabilir. Günde 20 gazeteci ile konuştuğum oluyor ve inanın bazen ne söylediğimi ben bile bilmiyorum. Kendi hakkımda çok konuşmuyorum. Sanat dünyasındaki röportajlarım ise genelde bir sergi üzerinden oluyor; bu röportajlarda işlerimi gerçekten anlayan insanlarla konuşuyorum.

Sanatta, siz neden hoşlanıyorsunuz?

Sex as Art kitabında, bir koleksiyoner "Nefret ettiğim her şeyi alıyorum," demişti. Ben "Aman Allah'ım," dediğim, kuralları umursamayan, beni kışkırtan ve kızdıran, herkesin almaya cesaret edemeyeceği işleri almayı seviyorum. En çok, güncel sanatın cesareti, snobluğu, aşağılayıcılığı, verdiği hasar hoşuma gidiyor. Kısacası sanatsız sanat bana cazip geliyor.

Sanat işleriniz için kendinize "metin doktoru" diyorsunuz.

Hatırlamak istediğim şekilde, hikayeleri basitleştirir ve iskeletini çıkarırım. Film karelerini bir araya getirip farklı hikayeler kurar, anlatım şekilleri yaratırım. Yani, yazılmış cümleleri yeniden kurarım. Okuma, yazma ve yeniden yaratma-yaptığım bundan ibaret. Filmleri, ameliyat masasına yatırmak gibi bir şey.
Seed of Chucky filminde oynayacağızı duyduk. Kamera önü ve sahne kariyeriniz nasıl başladı?
Yıllardan beri stand-up şovları yapıyordum zaten. Gece kulüpleri okul kampüsleri gibi yerlerde, yeni malzeme denemek için iyi oluyor bu şovlar. Bu şovlara, filmlerimi pazarlamak için başlamıştım. Divine da bana katılırdı kimi zaman. Şimdi Broadway'den de stand-up şovum için teklif aldım.

Filmlerinizde sürekli popüler kültürü eleştirirken Hairspray'in Broadway prodüksiyonu ile birden popüler kültürün parçası oldunuz.

Hairspray'deki şişman kızın yükseliş hikayesi aslında en başından beri ticari bir fikirdi. New York dışında Amerika'da herkes şişman malum. Şimdi şişman turist aileleler gelip müzikali seyrediyorlar. Broadway'de hit olmak, yıllarınızı alır. Biz arka kapıdan girdik. Bütün prodüksiyonu ile baştan sona ilgilendim. Tüm ekibi Baltimore'a götürdüm. Şimdi de Cry-Baby'yi Broadway'e götüreceğiz.

İnsanlarda neyi cazip buluyorsunuz?

Cazibe mi dediniz? Bakın bu çok karışık bir konu, kaç yaşıma geldim, bu konuyu hala anlamaya çalışıyorum. Değişik dünyalardan bir sürü arkadaşım var. Sanat ya da eğlence dünyası diye ayrım yapmam. New York'tan sanatçı da arkadaşım vardır, Baltimore'dan tamirci de.

Baltimore sizin isminizle bütünleşmiş bir şehir.

Nüfusunun yüzde 70'inin zenci olduğu bu şehir, Amerika'da aslında pek sevilmez. Cool olmadan cool olan bu şehire şimdi yuppieler de yerleşmeye başladı artık. Pecker filminde gördüğünüz tipik Baltimore mahalleleri bu yüzden yok olmaya başladı. Dolayısıyla da benim kaynak malzemem gittikçe azalıyor (gülüyor). Herkes normal sanıyor bu şehirdeki insanları, oysa herkes gerçekten çatlak! New York'ta ise herkes çatlak gözükür, ama herkes normaldir.

Peki ya aileniz nasıldı?

Muhafazakar ve yüksek orta sınıftandı, ancak beni hep desteklediler. Seksenlerindeler, daha yeni 60. evlilik yıldönümlerini kutladılar. Hala benim yaptığım işlerden ve benden korkuyorlar. Ama onlar da büyüdüler, alıştılar bana.

Filmlerinize tepkileri nasıl?

Biletleri kendileri alıp gidiyorlar, ben de onlara bilet paralarını geri veriyorum. Hâlâ Pink Flamingos'u seyretmediler, zaten zorla bu filmi seyrettirmek aile tacizine girerdi herhalde. Ben onlara zorla hiçbir şey seyrettirmedim, onlar da bana. Farklı bir kuşak olmalarına rağmen, yaptığım işlerle hep gurur duydular.

Çocukluğunuz nasıl geçti?

Şikayet edilecek bir durumum yoktu. Ama hiçbir zaman çevreme uyum sağlayamadım. Diğer çocukların istediğini istemedim. Bana hep "kafayı yemiş" gözüyle baktılar. Lise yıllarımda bu yüzden çok dayak yedim. Otoriteye karşı müthiş bir nefretim vardı. Bu yüzden de bir noktadan sonra beni hep yalnız bıraktılar. Okuldan nefret ederdim. Esrar kullandığım icin New York Üniversitesi'nden atıldım. Uyum, disiplin ve aynı zamanda güncel ve popüler olan şeylerin öğretildiği okul benim için doğru bir yer değildi.

Büyürken kimlerden etkilendiniz?

Ingmar Bergman'ı beğenirdim. Andy Warhol ve Kenneth Anger gibi underground film yönetmenlerinden hoşlanırdım. I Spit On Your Grave gibi sömürü (exploitation) tarzı filmleri takip ederdim. Tüm bu öğrendiklerimden kendi tarzımı yaratmaya çalıştım. Çok farklı alanlardan, ama hep uçlarda, hep olay yaratan, sansürlenen işlerle ilgilendim.

Hiç sansürlendiniz mi?

Londra'da Pink Flamingos filmim hâlâ yasaktır. Birçok yerde filmlerim yakıldı, İsviçre'de yasaklandı. Ama günümüzde kültürel iklim çok farklı. Gerçekten çok zekice yapılan filmler var. Bunları bulup seyretmek lazım. Evrensellik önemli artık. Türkiye'de film yapıyorsanız, dünyanın öbür ucundaki insan da seyrettiğinde filminizi anlayabilmeli.

Filmlerinizde seks, uyuşturucu, suç gibi unsurlar hakim. Ya aşk temasını nasıl işliyorsunuz?

Karakterlerime duyduğum sevgiyi geçiririm genel olarak izleyiciye. Her ne kadar sert ve rahatsız edici olsalar da hiçbir karakterim sizde nefret duygusu uyandırmaz. Cry-Baby ile Cecil B. Demented aşk hikâyesiydiler mesela. Hairspray ve Polyester filmlerimde de aşk vardı. Polyester'de koca karakteri karısını aldatıp sekreterine aşık oluyor mesela (gülüyor). Karakterlerim aşıklarsa komik ve ilginç olmalılar.

Aşktan bahsederken soralım. Divine ile aranızda nasıl bir ilişki vardı?

Herkes bizim aramızda bir ilişki olduğunu düşünürdü ama aramızdaki dostluktan ibaretti. Biz lise sonda tanıştık. Ailelerimiz arkadaştı. İkimizin de hayali, banliyöden kaçmaktı. Ben hippie olmak istiyordum, Divine da Elizabeth Taylor. Ailelerin arası bozuldu bizim yüzümüzden. Divine, sakin yaradılışlı bir adamdı, filmlerimde gördüğünüz öfke dolu bir travesti değil. Düşünüyorum da şimdi, filmlerimi yazıp çekmeye başladığımda, yarattığımız Divine karakteri sayesinde aslında öfkemi dışarı çıkardım. Beraber manyak bir katilden dindar, sevgi dolu bir anneye uzanan renkli bir karakter yarattık.

Filmlerinizde dinle de dalga geçiyorsunuz.

Annem, sıkı bir Katolik ve kiliseye mütemadiyen giden bir insandır. Büyürken tek zorlandığım nokta, pazarları kilisede ders almak zorunda kalmış olmamdı. Buna "çocuk tacizi" diyorum. Onun dışında, pek bir dini eğitimim yoktur.

Ancak, kilisede nikah kıyma yetkiniz olduğunu duyduk?

Doğrudur! 7 dolara istediğimi evlendirebilirim, isterseniz hemen yapabilirim (gülüyor). Boşandırma ücreti ise 35 dolar. Gerçi onu yapma yetkim yok.
Bu aralar Amerika'da çok konuşulan eşcinsel evlilikleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Henüz hiçbir eşcinsel çifti evlendirmedim. Eşcinsel olarak ayrıcalığımızın hiç evlenmek zorunda olmamamız olduğunu sanıyordum. Ben asıl eşcinsel boşanmaları ya da nafaka davaları nasıl olacak, en çok onu merak ediyorum! Birisi bana evlenme teklif etse herhalde yüzüne kahkahalarla gülerim. Britney Spears evlendi, tüm Amerika evlilik konuşur oldu. Dünyada önemli bir müessese. Benim içinse epey önemsiz.

Peki, İslamiyet size ne çağrıştırıyor?

Bana dokunmadıkları sürece her dine saygım var, sadece binaları uçursunlar istemiyorum. 11 Eylül günü New York'taydım ve Kennedy'nin öldürüldüğü gün kadar etkilendim. Gerçi bizden niye nefret ettiklerini, bize niye kızdıklarını gayet iyi anlıyorum. Güçler size karşıysa, terörizm tek işleyen tekniktir. Ben de kültürel teröristim. Ayrıca teröristler genelde çok yakışıklı ve seksi oluyorlar. Baader - Meinhof çetesi ile Kızıl Tugaylar çok caziptiler mesela.. Bin Ladin'e yakışıklı diyemeyeceğim. Saddam bence seksi değil ancak kötü bir insandı. Irak'a girmek Amerika'nın görevi miydi ve neden herkes bizim gibi olsun istiyoruz pek anlamıyorum. Usame yerine Saddam'ı yakaladılar, şimdi seçimlerden iki gün once Usame'yi da bulurlarsa hiç şaşırmam.

Son olarak John Waters, Baltimore'dan Türkiye'yi nasıl görüyorsunuz?

Açıkcası Türkiye hakkında çok fazla bir şey bilmiyorum. Aklıma ilk gelen şey Seksen Günde Devr-i Alem filmindeki In Turkey They Eat Turkey şarkısıdır. Türkiye'de Şükran Günü kutlanır, hindi yenir mi? Malum, dünyada herkes Amerikan bayramlarını kutluyor şimdi, herhalde tebrik kartı yapan şirketlerin marifeti.

Sizinle ilgili araştırma yaparken, daha önceki birkaç röportajınızda, film yönetmeni olmasaydınız seri katil olmayı tercih edeceğinizi okuduk. Doğru mu?

Nereden çıkıyor bunlar anlamıyorum. Evet evimdeki sanat koleksiyonumda katil portreleri var, ama bunlar bana hediye geldi, bu resimleri sigortalatmadım bile. İnternette görmüş olmalısınız bunu. İnternet, bilgiyi çarpıtmak için ideal bir yer.

Ancak katillerle ilgileniyor olmalısınız ki Baltimore'da bir hapishanede ders veriyorsunuz.

Evet hapishanede bir sürü arkadaşım var ve onlarla orada olmak beni sakinleştiyor. Benim yapamadığım ve yapamayacağım şeyleri yapan insanlara hep hayran olmuşumdur. Onlar da bir gün bu suçları işleyebileceklerini düşünmemişlerdi herhalde. Amerika'da CourtTV (mahkeme kanalı) başlamadan önce hep mahkemelere gider, davaları seyrederdim. Mahkemeler karakterlerlerimi yaratmak için ideal ortamlar. "Kötü"ler ve toplumun dışladığı insanlar bana tema olarak hep cazip geliyor. Ben "kötü"leri severim. Farkındaysanız, filmlerimde kötüler hep kahramandır.

Peki favori "kötü" karakteriniz kim?

Oz Büyücüsü'ndeki cadı, Kaptan Hook ile Patty McCormick'in Kötü Tohum filminde oynadığı karakter benim rol modellerimdi. Şu anda ise Amerikalı Taliban John Walker Lindh ilgimi çekiyor. 17 yaşındaki bu çocuk, çok tepki topladı, ama bence çok enteresan bir karakter. Hapisten çıkınca Mekke'ye gideceğini söyleyip duruyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
LiMaN
Administrator
Administrator


Mesaj Sayısı : 1977
Kayıt tarihi : 10/12/06

MesajKonu: Geri: Garip Yönetmeni John Waters - KÜLTÜR TERÖRİZMİ   Perş. Ağus. 09, 2007 5:18 pm

paylaşım için teşekkürler
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://liman.goodforum.net
 
Garip Yönetmeni John Waters - KÜLTÜR TERÖRİZMİ
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Aşk-ı Memnu'nun yönetmeni o sahneyi anlattı
» Google'de Garip bi şekilde çıkıyorum?
» YF bir garip gözüküyor, her şey alt üst olmuş
» Cevaplama Bölümündeki GARİP şekiller?.

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Akademik Forumlar :: Sinema-
Buraya geçin: